CHP’li Bağcıoğlu: Emekli Asker Yoksulluk Sınırının Altında, Güvenlik Alarm Veriyor
CHP’li Bağcıoğlu: Emekli Asker Yoksulluk Sınırının Altında, Güvenlik Alarm Veriyor
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, 28 Ocak 2026’da düzenlenen Aylık Bilgilendirme Toplantısı’nda Türkiye’nin güvenlik ortamı, savunma sanayii, kuvvet planlaması ve personel politikalarına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Şanlı Türk bayrağı rüzgarla değil, ettikleri yemin gereği onu korurken şehit olan her Mehmetçiğin son nefesi ile dalgalanır.
Hududumuzdaki açık provokasyon niteliği taşıyan eylemler, bayrağımızı yakma girişimine varacak kadar cüretkâr bir hal aldı.
Birlik ve beraberliğimizi hedef alan tahrik ve provokasyonlardan medet umanların, hadsiz eylemlerinin sonuçlarının nereye varacağını iyi değerlendirmeleri gerekiyor.
Olayın faillerine yönelik gerekli işlemlerin yapılması kadar,benzer durumların tekrar yaşanmaması için caydırıcılık ve kararlılık sağlanması açısından da tedbirlerin alınması zorunludur.
İçerisinde bulunduğumuz hafta geçmiş yıllarda önemli ve trajik olayların yaşandığı bir dönem.
KARDAK KRİZİ
1996 yılında, münhasıran Türk egemenliğinde bulunan Kardak Kayalıklarına yönelik, Yunanistan tarafından gerçekleştirilen girişimlere karşı, Türkiye’nin ortaya koyduğu tutum, diplomasi ile askerî gücün eşgüdüm içinde ve kararlılıkla kullanılmasının, milli hak ve menfaatlerin korunmasında ne denli belirleyici olduğunu açık biçimde göstermiştir.
Kardak Krizi, yalnızca anlık bir egemenlik ihlali değil; Ege Denizi’nde egemenliği uluslararası anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar meselesinin sistematik biçimde gündeme taşındığı bir kırılma noktası olmuştur.
Bu süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri, nihai safhası 30 Ocak 1996 gecesi olan, deniz harp tarihine örnek teşkil edecek bir harekâtı, büyük bir başarıyla icra etmiş; özellikle Sualtı Taarruz (SAT) timlerinin sergilediği profesyonellik, kararlılık ve caydırıcılık, krizin tırmanmasını önlerken Türkiye’nin egemenlik iradesini sahada açık biçimde ortaya koymuştur.
Kardak’ta tek kurşun atılmadan icra edilen bu faaliyetler, askerî gücün yalnızca çatışma aracı değil, aynı zamanda etkili bir diplomasi unsuru olduğunu da teyit etmiştir.
Bugün; Ege Denizi’ndeki milli hak ve menfaatlerimizi önceleyen, caydırıcılığı esas alan, diplomasi öncelikli aktif bir duruşun sürdürülmesi stratejik bir zorunluluktur.
Buna rağmen, son dönemde gerek gayri askerî statüdeki adalar gerekse egemenliği anlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar konusunda Türkiye’nin girişimleri süreklilik ve görünürlük bakımından yetersiz kalmaktadır.
Bu vesileyle, Kardak Krizi sürecinde görev alan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm unsurlarına ve özellikle Deniz Kuvvetleri Sualtı Taarruz (SAT) timlerine takdir ve minnetlerimi iletiyor, ebediyete intikal edenlere Allah’tan rahmet diliyorum.
TCG Ç-136 FACİASI
Ayrıca, bundan 41 sene önce 30 Ocak 1985 tarihindeEge Denizi’nde olumsuz hava koşulları nedeniyle batan TCG Ç-136 gemisinde şehit olan 39 kahraman askerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Ayrıca; vatan toprağını canlarıyla savunan, bu toprakları bize vatan yapan tüm aziz şehitlerimizi de bir kez daha şükranla yâd ediyorum.
GÜVENLİK ORTAMI
Günümüz güvenlik ortamında barış, gerginlik ve savaş halleri arasındaki sınırlar fiilen ortadan kalkmıştır.
Devletler resmî olarak barış döneminde bulunsalar dahi, vekâlet unsurları ve devlet dışı aktörler tarafından doğrudan hedef alınabilmektedir.
Saldırılar artık yalnızca temas hattındaki askerî birliklere değil, sivil altyapılara ve güvenli kabul edilen geri bölgelere de yönelmektedir.
Ülke içerisinde üst düzey yönetici ve kritik personele suikastlar, sıra dışı yöntemlerle kritik askeri üsler ve enerji tesislerine yapılan sabotajlar, tehdidin boyutunu ortaya koymaktadır.
Hudutlarımızın emniyetinin sağlanması, yasa dışı girişlerin engellenmesi ve bu çerçevede gerekli tüm tedbirlerin alınması, yasal düzenlemelerin yapılması milli güvenliğimiz açısından hayati öneme sahiptir.
Oyun değiştirici unsurlar haline gelen insansız araçların maliyetlerinin düşmesi,devlet dışı aktörlerin ve terör örgütlerinin de bu teknolojilere erişimini kolaylaştırmaktadır.
Karadeniz’de bir Rus denizaltısının insansız sualtı araçlarıyla vurulması da tehdidin boyutunu göstermektedir. Tarihte ilk insansız sualtı aracı saldırısı olarak kayda geçen bu olayda, yüz milyonlarca dolar değerindeki yüksek önemde bir platform, düşük maliyetli otonom sistemlerle liman savunmaları aşılarak harekât dışı bırakılmıştır.
Bu çerçevede kuvvet koruma tedbirleri; tüm stratejik ve kritik askerî birlikler ile kamu ve özel kurumlar tarafından en üst seviyede, tavizsiz ve kesintisiz şekilde uygulanmak zorundadır. Toplumsal farkındalığın bu yeni tehdit algısına göre artırılması gerekmektedir.
Hava sahamızıbir İHA’nınihlalihadisesinde, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı erken ihbar birlikleri ile alarm reaksiyon kuvvetlerinin NATO ile koordineli olarak görevlerini yerine getirdiği görülmüştür.
Buna karşın, erken tespit ve hızlı reaksiyona rağmen,gecikmeye yol açtığı değerlendirilen karar alma ve onay süreçlerinin daha hızlı işletilmesi gerekliliği, olaydan çıkarılan önemli bir ders olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye’ye mücavir bölgelerde yaşanan gelişmelere ilişkin olarak;
RUSYA – UKRAYNA SAVAŞI
2025 yılı boyunca Rusya, yeni hareket tarzları ve teknolojik uyarlamalarla sınırlı ilerlemeler sağlarken, yıl genelinde 54.000’den fazla uzun menzilli İHA ve 1.900’dan fazla füze kullanarak savaşı yıpratma stratejisi üzerine kurmuştur.
Kara cephesindeki kazanımlar verilen kayıplar karşısında sınırlı kalmış; buna karşın Rusya, Ukrayna’nın enerji, ısıtma altyapısı ve tarım ihracat kapasitesini hedef alarak sivil-ekonomik baskıyı artırmıştır.
Ukrayna ise Rusya’nın petrol rafinerileri ve enerji tesislerine yönelik derinlikli saldırılarla Moskova açısından savaşın maliyetini yükseltmeyi amaçlamaktadır.
Savaşın yeni alanı Karadeniz olmuştur. Tankerler ve ticari gemilere yönelik saldırılar, Karadeniz’de deniz güvenliğini ciddi bir şekilde tehdit etmektedir.
Karadeniz’de seyir yapacak Türk bayraklı veya Türkiye bağlantılı tüm ticaret gemilerinin güvenliğinin sağlanması için tedbirler alınmalı ve ilgili devletler nezdinde gerekli girişimler yapılmalıdır.
EGE ve DOĞU AKDENİZ
Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki gayriaskeri statüdeki adaları artan tempoda silahlandırmaya devam etmesi, Lozan ve Paris Anlaşmalarının doğrudan ihlalidir.
Doğu Akdeniz’de karşımızda şekillenen ittifak yapısı dikkat çekicidir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın İsrail ile askeri iş birliğini, bir kısmı uluslararası hukuka aykırı olarak hızla geliştirmesi, sadece Türkiye’nin değil, bölgenin de güvenlik ve istikrarını tehlikeye atmaktadır.
GKRY’nin İsrail’den aldığı Barak hava savunma sistemi ve Yunanistan’ın "Aşil Kalkanı" projesi, İsrail'e Doğu Akdeniz ve Ege'de istihbarat ve erken ihbar yeteneği kazandırmaktadır.
Bu gelişmeler ışığında Doğu Akdeniz’deki varlığımız somutlaştırılmalıdır. Türkiye'nin hak iddia ettiği ancak fiilen boş bıraktığı deniz yetki alanlarında sismik araştırma gemilerimiz ve sondaj platformlarımız artık faaliyetlere başlamalıdır.
Ayrıca Suriye ile deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması yapılması seçeneği masada tutulmalıdır.
Yunanistan'ın diğer devletlere dayalı silahlanma gayretleri ile cesaretlenen bazı siyasetçilerin, "karasularını genişletme" ve “adaları silahlandırma” söylemlerine karşı kararlı duruş sergilenmeli; bu coğrafyada barışın ancak aktif diplomasi ve etkin caydırıcılıkla sağlanacağı unutulmamalıdır.
Ege Denizi ve doğu Akdeniz’de olası provokasyonlara karşı müteyakkız olunması zorunludur.
DENİZ KUVVETLERİ İHTİYAÇLARI ÇERÇEVESİNDE İNŞA EDİLEN GEMİLERİN SATIŞI
Hal böyle iken son dönemde, Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuvvet planlaması ve hedefleri doğrultusunda inşa edilen ya da inşası devam eden gemilerin, döviz elde etmek amacıyla üçüncü devletlere satılması ciddi kaygı uyandırmaktadır.
Yapılan tüm uyarılara rağmen kısa süre önce Deniz Kuvvetleri için üretilen Akhisar sınıfı Açık Deniz Karakol Gemisi’nin Romanya’ya satılmasının ardından, şimdi de iki İstif sınıfı firkateynin (İzmir ve İçel) yurtdışına satılmasının gündeme gelmesi bu kaygıları daha da artırmıştır.
Bu gemilerin inşası; tehdit değerlendirmeleri, harekât ihtiyaçları, personel projeksiyonları ve hizmet dışına çıkarılacak platformların ikamesi esas alınarak, uzun yıllara yayılan analitik ve bilimsel çalışmalar sonucunda planlanmıştır.
Henüz hizmete girmeden satılmaları, bu planlamaların ve tehdit değerlendirmesinin bugün itibarıyla geçersiz mi sayıldığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Eğer tehdit değişmemişse; eğer çevre denizlerimizdeki riskler artarak devam ediyorsa; eğer Deniz Kuvvetleri’nin modern fırkateyn ihtiyacı ortadan kalkmamışsa; o hâlde bu satış kararları hangi askerî gerekçeye dayanmaktadır?
Daha da önemlisi, ana muharip gemilerin “acil ihtiyaç olmadığı” gerekçesiyle elden çıkarıldığı bir tabloda, uçak gemisi gibi bugün için acil olmayan ve yüksek maliyetli bir kabiliyete kaynak aktarılması, açık bir öncelik ve planlama çelişkisi değil midir?
Eğer döviz ihtiyacı bu denli belirleyici hâle geldiyse, bu tercihlerin tutarlılığı kamuoyuna izah edilmelidir.
Bu gemiler satıldıktan sonra daha modernlerinin envantere alınacağı söylemi de konu hakkında bilgisizlik veya bu yanlış kararı gözden kaçırmaya yönelik algı yönetimidir. Çünkü bölgemizde tehdit şu anda mevcuttur ve yıllara sâri yapılan Kuvvet Planlaması sekteye uğramıştır.
Ege ve Doğu Akdeniz’de askerî ve jeopolitik risklerin arttığı, platform sayısı ve yaşlanan gemiler nedeniyle donanmanın baskı altında olduğu bir dönemde; kuvvet hedeflerine ulaşılmadan ana muharip gemilerin elden çıkarılması, millî güvenlik açısından kabul edilebilir değildir.
Yunanistan’ın Fransa’dan aldığı bir fırkateyn ile siyasetçilerinin söyleminin bile sertleştiğine şahit olduğumuz bir ortamda, milli maksatlarla inşa edilen gözbebeğimiz iki fırkateynimizin ihraç edilmesi nasıl bir çelişkidir.
Tavsiyemiz bu yanlış karardan dönülmesi, ihraç edilecek gemilerin Kuvvet Yapısına ulaşıldıktan sonra veya milli hedeflerde gecikmeye neden olmayacak şekilde eş zamanlı inşa edilmesidir.
SURİYE
Suriye’nin toprak bütünlüğü Türkiye’nin güvenliğidir. Bölünmüş bir Suriye; daha fazla terör, daha fazla istikrarsızlık ve daha fazla göç demektir.
Suriye’de herkes etnik kökenine ya da inancına bakılmaksızın aynı hak ve özgürlüklere sahip olmalı, yönetimde temsil edilmelidir.
Bu eşitlik; hak ve özgürlükleri güvence altına alan güçlü bir anayasa, devletin birliğini ve toprak bütünlüğünü koruyan bir düzen, serbest ve adil seçimler yoluyla sağlanmalıdır.
Türkiye’nin Suriye konusunda iki temel hedefi olmalıdır: Birincisi; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve tüm toplumsal kesimlerin haklarının anayasal güvence altına alınmasıdır.
İkincisi ve en önemlisi; Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdide müsaade edilmemesidir.
MİLLİ GÜVENLİĞİN TEMEL UNSURLARI
Milli güvenlik, harekâta hazır bir silahlı kuvvetler yapısıyla, demokratik yönetim ilkelerini eş zamanlı olarak tesis edebilen devletlerin kalıcı gücü hâline gelir.
Bir ülkenin milli güvenliği; hukukun üstünlüğüne, güçlü bir ekonomiye, toplumsal barışa ve nitelikli insan kaynağına dayanır.
Toplumsal Dirençlilik, Demokratik Yönetim, Adalet ve Hukukun Üstünlüğü, Siyaset Dışı, Donanımlı ve Eğitimli Silahlı Kuvvetler milli güvenliğin temelidir.
SAVUNMA PLANLAMA ve YÖNETİMİ:
Milli güvenliğimizin temelinde savunma planlama ve yönetiminin etkinlikle icrası da yer almaktadır.
Devam eden yaklaşık 3.000 savunma projesi; güncel, hayati ve acil tehditlerdikkate alınarak yeniden değerlendirilmeli ve önceliklendirilmelidir.
Ulusal bekayı doğrudan etkileyen kritik ve acil projeler (Kaan, Çelik Kubbe, TF-2000 vb.) gerekirse ilave kaynaklar tahsis edilerek hızlandırılmalıdır.
Savunma sanayisi yönetiminde tehdit temelli ve sonuç odaklı bir yaklaşıma geçilmeli, yönetim yapısı siyasi saiklerden ve iç politika odaklı yaklaşımlardan arındırılmalıdır.
Etkin, adil ve denetlenebilir proje yönetimi ile kayırmacılıktan uzak personel yönetimi esas olmalıdır.
Bölgemizde artan tehdit ortamı, diğer devletlerin hızlanan silahlanma çabaları ve muhtemel krizlerin millî menfaatlerimize doğrudan etkisi, son 15 yıldır muharip uçak tedarik edemeyen Türkiye’nin, yürütülen üretim ve tedarik süreçlerini hızlandırmasını zorunlu kılmaktadır.
CAATSA yaptırımlarının savunma sanayimizde birçok kritik projeyi etkilediği ve müteakip dönemde etkilemeye devam edeceği bilinmesine rağmen, Aralık 2020’den bu yana somut bir tedbir alınmamış olması da başlı başına bir yönetim zafiyetidir.
Bu yaptırımların görünen yüzü F-35’dir, ancak asıl sorun, yaptırımlar nedeniyle savunma sanayimiz için hayati öneme sahip birçok kritik alt bileşenin tedarik edilememesidir.
KAAN MMU için ara dönem motor tedarikinde yaşanan sıkıntılar, bu zafiyetin en somut örneklerinden biridir. Nitekim 2017 yılında prototipler için ABD’den 10 adet motor tedarik edilmişken, 2019’da yaptırımların devreye girmesiyle ara dönem için planlanan 80 adet motorun temini askıya alınmıştır.
Buna ilaveten, S-400 tedariki nedeniyle millî hava savunma sistemi geliştirme süreci de ciddi şekilde sekteye uğramıştır. Bu tablo, bir farkındalık ve öngörü eksikliği değilse, başka neyle açıklanabilir?
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Hava Kuvvetleri Komutanlığı, tecrübeli, iyi eğitimli ve fedakâr uçuş ile bakım personeli sayesinde muharip hava gücünü ve caydırıcılığını muhafaza etmektedir. Ancak harp silah ve araç teknolojileri yerinde saymamakta, çok hızlı bir şekilde gelişmektedir.
Personelin tecrübe ve eğitimle telafi edemeyeceği teknolojik zafiyetlerin ortaya çıkacağı kritik eşiğe gelinmeden, üretim, tedarik ve modernizasyon süreçlerinin bütüncül ve zamanında tamamlanması hayati önem taşımaktadır.
Bu kapsamda, şu andan itibaren yapılması gerekenler açık ve nettir:
- Semalarımızdaki harekât ve teknolojik bağımsızlığımızın sembolü olan KAAN muharip uçak projesinde gecikme yaşanmaması için her türlü tedbir alınmalıdır.
- ANKA-3 ve Kızılelma muharip insansız uçak sistemlerinin geliştirme süreçleri hızlandırılmalıdır.
- Karşılaşılan her türlü zorluğa rağmen F-16 Özgür-2 modernizasyonu kararlılıkla ilerletilmelidir.
- Typhoon tedarik sürecine, planlama dâhilinde devam edilmelidir.
- CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için her türlü diplomatik ve siyasi girişim yapılmalı; KAAN MMU ara dönem motorlarının temini ile birlikte, Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından belirlenecek sayıda F-35 tedariki için tüm imkânlar değerlendirilmelidir.
- Ön ödemesi yapılmış olan F-16 Blok 70 tedarikinde, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyaçları doğrultusunda belirlenecek sayıda uçağın envantere alınması sağlanmalıdır.
Ama her şeyden önce gerçekçi hedefler ortaya koyulmalı, kamuoyu şeffaf bir şekilde, uygun kapsamda süreçler hakkında bilgilendirilmelidir. Popülist ve iç politika amaçlı vaatlerin kurumların güvenilirliğini zedelemesine izin verilmemelidir.
2030’lu yıllar için hedeflenen yapı ise;
• ANKA ve Kızılelma MİUS’larıyla desteklenen KAAN, Typhoon, F-35 ve modernize edilmiş F-16’lardan oluşan dengeli ve çok katmanlı bir muharip hava gücü,
• Havadan İhbar ve Kontrol uçaklarını destekleyecek şekilde MURAD AESA radarıyla teçhiz edilmiş insansız hava araçları,
• Nitelik ve nicelik bakımından güçlendirilmiş bir hava ulaştırma filosu olmalıdır.
ANADOLU TÜRK DENİZ GÖREV KUVVETİ
Anadolu amfibi hücum gemisi dahil, 4 gemiden oluşan Anadolu Türk Deniz Görev Kuvveti, 20 Ocak–16 Nisan 2026 tarihleri arasında Akdeniz, Atlantik, Kuzey ve Baltık Denizlerinde görev yapacaktır.
Uzun süre önce belirlenen rotasyon planı çerçevesinde, Türkiye, NATO Amfibi Görev Kuvveti Komutanlığı ve Çıkarma Kuvveti Komutanlığı görevlerini 1 yıl süre ile yürütecektir.
Bölgemizdeki kriz ve tehditler, alan dışı bölgelerde deniz görev kuvveti görevlendirilmesinde ittifak yükümlülükleri ile millî güvenliğimiz arasında dikkatli denge kurulmasını önemli hale getirmektedir.
Yurt savunmasında, milli güvenliği önceleyen yeterli kuvvet varlığının ve yüksek hazırlık seviyesinin idamesi ve hazır bulundurulması şarttır.
Harekât kapsamında belirlenen “NATO Angajman Kuralları”, Millî Savunma Bakanlığı tarafından titizlikle değerlendirilmeli; hassasiyetler dikkate alınarak gerekli görülen çekinceler (caveat) ilgili NATO Komutanlıklarına bildirilmelidir.
Ayrıca, bu görev kuvvetinin oluşturulma süreci, “savunma planlaması ve savunma sanayi proje yönetiminde yapılan hatalı karar ve tercihlerin” sahaya yansıyan sonuçlarını ve alınması gereken tedbirleri açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu sorun alanları esas olarak, TF-2000 muhribi, F-35B varyantı uçak ve nakliye helikopteridir.
TF-2000 MUHRİBİ” (Hava Savunma):
Deniz görev gruplarını ve özellikle TCG Anadolu gibi yüksek değerli platformları hava tehditlerine karşı koruyacak TF-2000 Hava Savunma Muhribi, onlarca yıldır acil ve kritik bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır.
Bu geminin inşasının geç başlaması ve hizmete girişindeki gecikme, Deniz Kuvvetlerinin hava tehdidine karşı hassasiyetini artırmaktadır.
F-35 UÇAKLARI” (Muharip Hava Gücü):
F-35 Programının devam etmesi hâlinde, kısa kalkış ve dikey iniş kabiliyetine sahip en az 10–12 adet F-35B varyantı uçağın tedariki mümkün olabilecekti.
Bu durumda TCG Anadolu, hafif uçak gemisi harekât kabiliyetine sahip bir platform olarak görev yapıyor olacaktı.
NAKLİYE HELİKOPTERLERİ (Havadan Kuvvet Aktarımı):
Deniz piyadeleri ve malzemelerinin, TCG Anadolu’dan hedefe intikalini sağlayacak, yeterli nitelik ve sayıda nakliye helikopteri envanterde bulunmamaktadır.
Bu durum üstün kabiliyetli geminin etkinliğini azaltmaktadır.
TÜRK BAHRİYESİNE TARİHTEN GELEN BİR MİRAS: DİVANHANE
İstanbul’un Kasımpaşa semtinde yer alan Divanhane Binası, yüzyıllar boyunca Osmanlı Bahriyesi’nin kurumsal hafızasını taşıyan, denizcilik geleneğinin mekâna yansıdığı istisnai alanlardan biridir.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve onun döneminde şekillenen Bahriye teşkilatının izleri, bu yapıyı sıradan bir tarihî eser olmaktan çıkararak Bahriye hafızasının asli unsurlarından biri hâline getirmektedir.
Bu nedenle Divanhane’nin, içinde bulunduğu tarihsel bağlam korunarak tam bir yıl önce teklif ettiğimiz şekilde “denizcilik tarihi müzesi ve kültür merkezi” işleviyle yaşatılması; başta Cezayirli Gazi Hasan Paşa olmak üzere tüm Leventlerin hatırasına gösterilebilecek en anlamlı saygı biçimidir.
Bahriye tarihinin merkezinde yer alan bir yapının, kendi özgün hafızasından koparılarak farklı bir simgesel işleve — örneğin müze veya benzeri kullanımlara — yönlendirilmesi, denizcilik mirasının geri planda kalmasına yol açabilecek bir tercihtir. Bu tür işlevler için, tarihsel yükü daha sınırlı ve çok daha uygun mekânlar bulmak mümkündür.
Bu birikmiş denizcilik mirasının, bağlamından koparılmadan ve asli anlamı korunarak yaşatılması, bugün alınabilecek en sağduyulu ve kalıcı tercihlerden biridir.
ESAS OLAN PERSONELDİR
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da “Savunma Sanayi Yetenek Yönetimi Zirvesi” yapılmıştır.
Fedakâr Türk milletinin sağladığı katkıların ve onlarca yıllık emeğin ürünü olan Milli Savunma Sanayimiz ile gurur duyuyoruz.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterine girecek modern harp silah ve sistemlerinden övgü ile bahsediyoruz.
Ancak bu silah ve sistemlere gerçek anlamda hayat veren; moral ve motivasyonu yüksek, aidiyet duygusu güçlü, liyakat sahibi ve iyi eğitimli personeldir.
Bu gerçeğe rağmen bugün muvazzaf ve emekli askerî personelin önemli bir bölümü, özellikle emekli astsubaylar, emekli binbaşılar, emekli uzman erbaşlar ve emekli devlet memurları, yoksulluk hatta açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi vermektedir.
Muvazzaf personelin barınma sorunu giderek ağırlaşmakta; bazı bölgelerde personel maaşının yarısından fazlasını kiraya vermek zorunda kalmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrılan uzman erbaşlar ve sözleşmeli erler için yasal ve sürdürülebilir bir istihdam mekanizması bulunmamaktadır.
Özlük ve sosyal haklardaki adaletsizlikler, nitelikli personelin teminini ve elde tutulmasını ciddi biçimde riske atmakta; genç nesiller askerlik mesleğini giderek daha az tercih etmektedir.
Bu tablo, silah arkadaşlığı ruhunu zedelemekte ve doğrudan millî güvenlik boyutu olan yapısal bir soruna dönüşmektedir.
ABD, İngiltere, Almanya ve Birleşik Krallık başta olmak üzere birçok ülke, personel refahının askerî kapasitenin ayrılmaz bir parçası olduğunu görmüş ve bu alanda düzeltici tedbirler almaya başlamıştır.
Nitekim ABD Deniz Kuvvetleri, kaynak yetersizliği nedeniyle yeni bir fırkateyn programını durdurmasına rağmen, lojmanların bakım ve onarımı için 1,2 milyar dolar kaynak ayırmıştır.
Türkiye’de ise emekli astsubaylara verilen taahhütlerin yerine getirilmediği, istisnasız biçimde emekli askerî personelin yoksulluk sınırının altında maaş aldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Açlık sınırındaki askerî personelin mağduriyetinin göz ardı edilmesi ciddi bir adaletsizlik hissi yaratmaktadır. Bu nedenle muvazzaf ve emekli askerî personelin özlük haklarında köklü ve kalıcı iyileştirmeler yapılmalı; muvazzaf personelin barınma sorunu kesin biçimde çözüme kavuşturulmalıdır.
Türk askeri fedakârdır; gözünü kırpmadan ölüme gider, uykusuz kalır, aç kalır. Ancak bu fedakârlığın sınırında, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, okutmak zorunda olduğu çocukları ve sürdürmek mecburiyetinde olduğu asgari bir yaşam düzeni vardır.
Bu gerçek yok sayılarak fedakârlık istismar edilmemelidir!
ŞEHIT AILELERI VE GAZILERIMIZ
Kayseri’de ikamet eden bir gazimizin, yaşadığı travmalar ve geçim sıkıntısının yarattığı ağır baskı altında, 10 yıl önce 15 silah arkadaşını şehit verdiği otobüs durağında hayatına son verdiği haberi, hepimizi derinden sarsmıştır.
Son bir yıl içinde Türkiye’nin dört bir yanında, 112 il ve ilçede 205 şehit ailesi ve gazi derneğini ziyaret ederek sahadaki gerçek sorunları doğrudan dinledik.
Er ve erbaş şehitlerinin aileleri ile gaziler için yıllardır söz verilen emsal maaş uygulamasının hâlen hayata geçirilmemesi, kahramanlarımızın ve ailelerinin zorlu ekonomik şartlar altında yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmaktadır.
Sağlık, ulaşım, istihdam ve eğitim alanlarında tanınan haklar ise uygulamada ciddi aksaklıklarla karşı karşıyadır.
Özellikle sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlar, gazilerin günlük yaşamını doğrudan etkilemektedir. Ortez ve protez hizmetleri için yalnızca tek bir hastanenin yetkilendirilmesi ve bu alanda karşılarına çıkarılan bürokratik engeller, gazilerimize reva görülen sessiz bir hak gaspıdır.
Terörle mücadele sırasında yaralanmış ancak gazi sayılmamış kahramanlarımızın yıllardır dile getirdiği haklı talepler de hâlâ karşılıksızdır.
ASKERİ SAĞLIK SİSTEMİ
Askeri sağlık sistemi konusu, basit bir hastane açma-kapama tartışması değil, doğrudan bir milli güvenlik sorunudur.
Dünyada bu kadar yoğun harekât faaliyeti icra eden ve riskli bir coğrafyada bulunup da askeri sağlık sistemine sahip olmayan tek ordu Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.
Maalesef açıklamalara rağmen bu konuda hala somut bir ilerleme sağlanamamıştır.
Askeri sağlık sistemi bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
Bu yapı; birlik, kıta ve gemilerdeki birinci basamak muayene merkezlerinden başlayıp, tam teşekküllü Asker Hastanelerine ve en tepede mükemmeliyet merkezi olarak Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne (GATA) uzanan bir zincir şeklinde yeniden kurulmalıdır.
Harp cerrahisi, travmatoloji, yanık tedavisi, KBRN savunması, dalış ve uçuş tabipliği gibi alanlar, sivil tıptan farklı uzmanlık ve askeri disiplin gerektirir.
Muharip personel ile aynı dili konuşan, aynı üniformayı giyen, askeri hiyerarşiyi bilen sağlık personeli yetiştirilmesi zorunludur.
Sistemin yeniden tesisi için süratle gösterilecek siyasi irade şarttır; zira bugün başlansa dahi sistemin tam kapasiteye ulaşması 8-10 yıl sürecektir.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın mevcut yapısı yetersiz kaldığından, şehit yakınları ve gazilerle ilgili tüm yetki ve sorumluluklar Millî Savunma Bakanlığı’na devredilmelidir.
Şehit aileleri ve gazilerin temel sorunlarının çözümü için 18 kanun teklifi hazırlanmış; ancak bu teklifler hâlen Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alınmamıştır.
TBMM’yi bu vefa borcunu yerine getirmeye çağırıyoruz. Kimden geldiğine bakılmaksızın, şehit aileleri ve gazilerimizin haklarını savunan her yapıcı öneriyi destekleyeceğiz.
Şehitlerimize ve ebediyete irtihal eden gazilerimize Allah’tan rahmet; geride kalan ailelerine sağlık ve huzur dolu bir ömür diliyorum.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

