,, ,
Orhan Çağatay
Köşe Yazarı
Orhan Çağatay
 

Türkiye’de Sessiz Bir Siyasal Zihniyet Dönüşümü

Türkiye’de yeni bir siyasal dönemin eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum. Ancak yaşanan değişimi yalnızca iktidar değişikliği, seçim sonuçları ya da siyasi partiler arasındaki rekabet üzerinden okumak eksik kalır. Asıl büyük değişim siyasetin kendisinde, daha doğrusu siyasetin zihniyetinde yaşanıyor. Belki de en ilginç olanı, bu dönüşümü yaşayan siyasi partilerin önemli bir bölümünün bunun farkında bile olmaması. Bugün birçok siyasi parti, kuruluşundan bu yana sahip olduğu temel ilkeleri, kuruluş felsefesini ve siyasi kimliğini her fırsatta dile getiriyor. Basın açıklamalarında, mitinglerde, kürsülerde ve siyasi konuşmalarda aynı temel değerlerin altı çiziliyor. Fakat siyasi pratiklere baktığımızda başka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Söylem aynı kalıyor, fakat davranış değişiyor. İlkeler aynı şekilde ifade ediliyor, fakat siyasi tercihler farklılaşıyor. Ve böylece Türkiye’de, farkında olunmadan, ciddi bir siyasal zihniyet dönüşümü yaşanıyor. Yüz Yıllık Cumhuriyet ve Değişen Siyaset Yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet tecrübesi, Türkiye’nin siyasi hayatında çok önemli bir birikim oluşturdu. Fakat hiçbir beşerî sistem, toplumdan ve zamandan bağımsız olarak sonsuza kadar aynı biçimde devam edemez. Toplum değişir, dünya değişir, teknoloji değişir, insanın beklentileri değişir. Bunların tamamı siyaseti de değişmeye zorlar. Türkiye bugün tam olarak böyle bir değişim sürecinden geçiyor. Özellikle son on beş-yirmi yılda siyasi partilerin söylemlerinde, kadrolarında, toplumla kurdukları ilişkilerde ve olaylar karşısındaki reflekslerinde önemli farklılaşmalar görüyoruz. Bu dönüşüm yalnızca bir siyasi çizgide meydana gelmiyor. Milliyetçi siyasette de var. Muhafazakâr siyasette de var. Merkez siyasette de var. Millî Görüş geleneğinden gelen siyasi hareketlerde de var. Kendisini farklı ideolojik kimliklerle tanımlayan birçok siyasi partide benzer bir arayış dikkat çekiyor. Bunun adı aslında siyasi kimlik arayışıdır. Eski Seçmen Yok Artık Toplumdaki değişim, siyasetteki dönüşümün en önemli nedenlerinden biri. Bundan otuz-kırk yıl önce Anadolu’da siyasi tercihlerin oluşma biçimi bugünkünden çok farklıydı. Aile büyüklerinin, köyün ileri gelenlerinin, kanaat önderlerinin veya toplumda sözü dinlenen kişilerin siyasi tercihler üzerinde ciddi bir etkisi vardı. Hatta zaman zaman bir kişi, “Benim elli oyum var.” veya “Benim yüz oyum var.” diyebiliyordu. Çünkü bir aile büyüğünün veya toplumdaki saygın bir kişinin tercihi, çevresindeki birçok insanın tercihini belirleyebiliyordu. Bugün artık böyle bir Türkiye yok. İnsanlar kendi kararlarını kendileri veriyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı. İletişim hızlandı. Alternatifler çoğaldı. İnsanlar siyasi partileri ve siyasetçileri birbirleriyle karşılaştırabiliyor. Dolayısıyla seçmen artık sadece kendisine söyleneni dinleyen bir seçmen değil. Sorgulayan, araştıran ve hesap soran bir seçmen. Siyasi partilerin bu değişimi doğru okuyup okuyamadıkları ise ayrı bir tartışma konusu. Siyasette En Büyük Problem: Güven Bugün Türkiye’de siyasetin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri güven problemidir. Toplumun önemli bir bölümünde siyasi partilere yönelik ciddi bir güvensizlik oluşmuş durumda. Vatandaşın kafasında şu soru var: “Kim gelirse gelsin, benim hayatımda ne değişecek?” Bu soru küçümsenecek bir soru değildir. Çünkü siyaset topluma gelecek umudu veremediği zaman toplum siyasetten uzaklaşır. Siyasi partilere olan güven azalır. Siyasi kurumlara olan güven azalır. Sonunda demokratik sistemin tamamı bundan zarar görür. Peki bu güvensizliğin temel sebeplerinden biri nedir? Bence cevap oldukça açık: Siyasi partilerin söylemleriyle davranışları arasındaki tutarsızlık. Bir siyasi parti düşünün. Kuruluyor, manifestosunu açıklıyor, tüzüğünü hazırlıyor. Bunları kamuoyuyla paylaşıyor. Basın açıklamalarında, toplantılarda ve mitinglerde siyasi çizgisini anlatıyor. “Bizim siyasi çizgimiz budur.” diyor. “Bizim kırmızı çizgimiz şudur.” diyor. Bunu sürekli ve ısrarla vurguluyor. Peki uygulamada ne oluyor? Diyelim ki adaletten söz ediyorsunuz. Türkiye’de adaletin eksikliklerinden bahsediyorsunuz. Doğrudur, katılıyorum. Türkiye’de ve bütün dünyada adaletle ilgili önemli sorunlar var. Pekâlâ, siz bu adaletsizliği çözmek için kendi partiniz içerisinde adalet mekanizmasını uyguluyor musunuz? Sizin partinizin içerisinde adalet mekanizması ne kadar çalışıyor? İl ve ilçe teşkilatlarında, milletvekili seçimlerinde, belediye başkanı adaylarının belirlenmesinde istişare mekanizmasını kullanıyor musunuz? Partinize üye olan insanların fikirlerini soruyor musunuz? Onlarla gerçekten istişare ediyor ve alınan kararları bu istişarelerin sonucunda mı şekillendiriyorsunuz? Dahası, partinizde farklı düşünce ve perspektiflere sahip insanlar olduğunda, bu kişiler bir basın açıklaması yaptığında veya farklı bir fikir beyan ettiğinde, onları derhâl yüksek disiplin kuruluna sevk edip, doğru dürüst dinlemeden ve sorgulamadan partiden ihraç ediyor musunuz? Ediyorsunuz. Bu durum, Türkiye’deki birçok siyasi parti için geçerli. Pekâlâ, siz daha kendi partinizin içerisinde adaleti ve hukuku tesis edemezken, toplumdaki hangi haksızlıkları ve adaletsizlikleri gidereceksiniz? Sizce toplum buna inanır mı? Vatandaşın yüzde kaçı bu davranışlarınıza güven duyar? Burada çok önemli bir nokta gözden kaçırılıyor. Siyasi partiler, toplumu sosyal medya ve basın aracılığıyla yönlendirebileceklerini düşünüyorlar. “Biz çok güçlüyüz.” “Biz tek alternatifiz.” Hayır, öyle değil. Öyle olsaydı bugün Türkiye’de bu kadar çok siyasi parti kurulmazdı. Eğer Türkiye’de çok sayıda siyasi parti kuruluyorsa, bunun üzerinde düşünmek gerekir. Başarılı olup olmadıkları ayrı bir konudur. Bu, uzun ve teferruatlı bir tartışmadır. Ancak Türkiye’de mevcut siyasi partiler varken her yıl yeni siyasi oluşumların ortaya çıkması, insanların yeni siyasi hareketler kurmak için mücadele etmesi, özellikle Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini gerektiriyor. Çünkü kimse kolay kolay “Ben bir siyasi parti kurayım.” diyerek ortaya çıkmaz. Bu işin ne kadar zor olduğu ortadadır. Türkiye’nin 81 ilinde teşkilatlanacaksınız. Gerekli sayıda ilçe teşkilatı oluşturacaksınız. Kongrelerinizi yapacaksınız. Seçime girme yeterliliğini kazanacaksınız. Bunu bilmeyen bir insan siyasi parti kurmaya çalışır mı? Çalışmaz. Eğer insanlar bütün bu zorlukları göze alarak yeni siyasi hareketler kurmaya çalışıyorsa, demek ki mevcut ve özellikle de önde görünen siyasi partiler konusunda toplumda önemli bir beklenti kaybı yaşanıyor. İnsanlar yeni arayışlara yöneliyor. Bunun başka bir sebebi daha var. Artık Türkiye’de de dünyada da siyasi açıdan zihinsel bir dönüşüm yaşanıyor. Özellikle Türkiye’de ciddi bir siyasal zihniyet dönüşümü var. Bu dönüşümü bütün siyasi partilerde görüyoruz. Fakat işin ilginç tarafı şu: Siyasi partilerin kendileri bu değişimin farkında değil. Tıpkı kendisinden milyonlarca kat büyük bir dişi, küçücük bir mikrobun zaman içerisinde kemirmesi gibi... Diş, kendisini kemiren mikrobun oluşturduğu değişimin farkında değildir. Siyasi partilerin yaşadığı dönüşüm de biraz buna benziyor. Siz kendi içinizde meydana gelen değişimi, siyasi çizginizdeki zikzakları ve kuruluş felsefenizden uzaklaşmayı fark etmiyorsanız, topluma nasıl örnek olabilirsiniz? Değişen Türkiye, Değişmeyen Siyaset İlk çağlarda insanların en temel ihtiyaçları neydi? Gıdaya ulaşmak ve barınmak. Peki yıl 2026. Türkiye’de de dünyada da insanların gıda ve barınma sorunları tamamen çözüldü mü? Hayır, çözülmedi. O hâlde şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor. Artık eski Türkiye değil, yeni bir Türkiye var. Bence toplumun önemli bir bölümü bu değişime hazır ve bunun farkında. Fakat işin ilginç yanı, siyaseti yapan siyasi parti temsilcilerinin önemli bir bölümü buna hazır değil. Daha da önemlisi, kendilerinin değiştiğinin farkında değiller. Kuruluş felsefelerinden uzaklaşarak siyaset yapıyorlar. Ama her açık oturumda, her toplantıda ve her basın açıklamasında kırmızı çizgilerinin olduğunu söylüyorlar. Madem bu kadar kırmızı çizginiz var, neden toplum size yeterince teveccüh göstermiyor? Neden toplumun taleplerine cevap veremiyorsunuz? Siyasetçi Misiniz, Gazeteci mi? Sürekli iktidarın eksikliklerini söylemek bir marifet değildir. Neden marifet değildir? Çünkü toplumun ihtiyaç duyduğu şeyleri ve yaşadığı sorunları herkes biliyor. Ekonomik sıkıntılar varsa toplum bunu biliyor. Eğitimle ilgili sorunlar varsa toplum bunun farkında. Adaletle ilgili problemler varsa toplum bunları görüyor. Bugün bir cep telefonuyla dünyanın bir ucunda olup bitenlerden anında haberdar olabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Fakat bazı siyasetçiler hâlâ bunları topluma anlatmanın siyaset yapmak olduğunu düşünüyor. Sanki bir gazeteci edasıyla siyasi partilerin genel başkanları ve genel başkan yardımcıları, topluma zaten bildiği sorunları anlatmaya çalışıyor. Doğrusu buna şaşırıyorum. Aklım almıyor. Siz siyasi parti temsilcisi misiniz? Genel başkan mısınız? Genel başkan yardımcısı mısınız? Yoksa haberci veya gazeteci misiniz? Burada bir çelişki yok mu? Siyasi parti temsilcilerinin artık şu gerçeğin farkına varması gerekiyor: Siyaset, sorunları anlatma işi değil; sorunları çözme iddiasıdır. Toplumun önüne çıkıyorsanız, yalnızca “Şu sorun var, bu sorun var.” demek yetmez. “Ben bu sorunu nasıl çözeceğim?” sorusunun cevabını vermeniz gerekir. Çok gülünç bir duruma düşüyorsunuz. Umarım bunun farkına varırsınız. Başınız Duvara Vurmadan Uyanın Türkiye’de bilerek veya bilmeyerek büyük bir siyasal zihniyet dönüşümü yaşanıyor. Siyasi partiler değişiyor. Seçmen değişiyor. Toplum değişiyor. Siyasetin dili ve yöntemi değişiyor. Ancak birçok siyasi parti, bu değişimin farkına varamıyor. Belki de artık yapılması gereken, biraz durup kendimize bakmak. “Biz nereden geldik?” “Kuruluş felsefemiz neydi?” “Bugün neredeyiz?” “Toplum bizden ne istiyor?” “Biz toplumun hangi ihtiyacına cevap veriyoruz?” Bu soruların samimiyetle sorulması gerekiyor. Çünkü siyaset, yalnızca başkasının eksikliklerini anlatmak değildir. Siyaset, önce kendi eksikliklerini görebilme cesaretidir. Bu nedenle siyasi partilere naçizane bir tavsiyede bulunmak istiyorum: Yol yapmışken geri dönün. Başınız dönmeden, başınızı duvara vurmadan uyanın. Türkiye’de büyük bir siyasal zihniyet dönüşümü yaşanıyor. Bunu bugün fark edemeyenler, yarın toplumun gerisinde kalabilir. Artık eski seçmen yok. Artık eski siyaset anlayışı da yok. Yeni bir toplum, yeni bir seçmen ve yeni beklentiler var. Siyaset de buna göre kendisini yenilemek zorunda. Aksi hâlde söylemleriniz ne kadar güçlü olursa olsun, toplumdaki karşılığınız giderek zayıflayacaktır. Çünkü vatandaş artık yalnızca ne söylediğinize bakmıyor. Ne yaptığınıza bakıyor. Siyasetin geleceğini de büyük ölçüde bu belirleyecek. Bu haftaki yazımız da böyle olsun. Herkese saygılar, sevgiler. Orhan Çağatay
Ekleme Tarihi: 02 Eylül 2026 -Çarşamba

Türkiye’de Sessiz Bir Siyasal Zihniyet Dönüşümü

Türkiye’de yeni bir siyasal dönemin eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum.

Ancak yaşanan değişimi yalnızca iktidar değişikliği, seçim sonuçları ya da siyasi partiler arasındaki rekabet üzerinden okumak eksik kalır. Asıl büyük değişim siyasetin kendisinde, daha doğrusu siyasetin zihniyetinde yaşanıyor.

Belki de en ilginç olanı, bu dönüşümü yaşayan siyasi partilerin önemli bir bölümünün bunun farkında bile olmaması.

Bugün birçok siyasi parti, kuruluşundan bu yana sahip olduğu temel ilkeleri, kuruluş felsefesini ve siyasi kimliğini her fırsatta dile getiriyor. Basın açıklamalarında, mitinglerde, kürsülerde ve siyasi konuşmalarda aynı temel değerlerin altı çiziliyor.

Fakat siyasi pratiklere baktığımızda başka bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Söylem aynı kalıyor, fakat davranış değişiyor.

İlkeler aynı şekilde ifade ediliyor, fakat siyasi tercihler farklılaşıyor.

Ve böylece Türkiye’de, farkında olunmadan, ciddi bir siyasal zihniyet dönüşümü yaşanıyor.

Yüz Yıllık Cumhuriyet ve Değişen Siyaset

Yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet tecrübesi, Türkiye’nin siyasi hayatında çok önemli bir birikim oluşturdu.

Fakat hiçbir beşerî sistem, toplumdan ve zamandan bağımsız olarak sonsuza kadar aynı biçimde devam edemez.

Toplum değişir, dünya değişir, teknoloji değişir, insanın beklentileri değişir. Bunların tamamı siyaseti de değişmeye zorlar.

Türkiye bugün tam olarak böyle bir değişim sürecinden geçiyor.

Özellikle son on beş-yirmi yılda siyasi partilerin söylemlerinde, kadrolarında, toplumla kurdukları ilişkilerde ve olaylar karşısındaki reflekslerinde önemli farklılaşmalar görüyoruz.

Bu dönüşüm yalnızca bir siyasi çizgide meydana gelmiyor.

Milliyetçi siyasette de var.

Muhafazakâr siyasette de var.

Merkez siyasette de var.

Millî Görüş geleneğinden gelen siyasi hareketlerde de var.

Kendisini farklı ideolojik kimliklerle tanımlayan birçok siyasi partide benzer bir arayış dikkat çekiyor.

Bunun adı aslında siyasi kimlik arayışıdır.

Eski Seçmen Yok Artık

Toplumdaki değişim, siyasetteki dönüşümün en önemli nedenlerinden biri.

Bundan otuz-kırk yıl önce Anadolu’da siyasi tercihlerin oluşma biçimi bugünkünden çok farklıydı.

Aile büyüklerinin, köyün ileri gelenlerinin, kanaat önderlerinin veya toplumda sözü dinlenen kişilerin siyasi tercihler üzerinde ciddi bir etkisi vardı.

Hatta zaman zaman bir kişi, “Benim elli oyum var.” veya “Benim yüz oyum var.” diyebiliyordu.

Çünkü bir aile büyüğünün veya toplumdaki saygın bir kişinin tercihi, çevresindeki birçok insanın tercihini belirleyebiliyordu.

Bugün artık böyle bir Türkiye yok.

İnsanlar kendi kararlarını kendileri veriyor.

Bilgiye ulaşmak kolaylaştı.

İletişim hızlandı.

Alternatifler çoğaldı.

İnsanlar siyasi partileri ve siyasetçileri birbirleriyle karşılaştırabiliyor.

Dolayısıyla seçmen artık sadece kendisine söyleneni dinleyen bir seçmen değil.

Sorgulayan, araştıran ve hesap soran bir seçmen.

Siyasi partilerin bu değişimi doğru okuyup okuyamadıkları ise ayrı bir tartışma konusu.

Siyasette En Büyük Problem: Güven

Bugün Türkiye’de siyasetin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri güven problemidir.

Toplumun önemli bir bölümünde siyasi partilere yönelik ciddi bir güvensizlik oluşmuş durumda.

Vatandaşın kafasında şu soru var:

“Kim gelirse gelsin, benim hayatımda ne değişecek?”

Bu soru küçümsenecek bir soru değildir.

Çünkü siyaset topluma gelecek umudu veremediği zaman toplum siyasetten uzaklaşır.

Siyasi partilere olan güven azalır.

Siyasi kurumlara olan güven azalır.

Sonunda demokratik sistemin tamamı bundan zarar görür.

Peki bu güvensizliğin temel sebeplerinden biri nedir?

Bence cevap oldukça açık:

Siyasi partilerin söylemleriyle davranışları arasındaki tutarsızlık.

Bir siyasi parti düşünün.

Kuruluyor, manifestosunu açıklıyor, tüzüğünü hazırlıyor. Bunları kamuoyuyla paylaşıyor. Basın açıklamalarında, toplantılarda ve mitinglerde siyasi çizgisini anlatıyor.

“Bizim siyasi çizgimiz budur.” diyor.

“Bizim kırmızı çizgimiz şudur.” diyor.

Bunu sürekli ve ısrarla vurguluyor.

Peki uygulamada ne oluyor?

Diyelim ki adaletten söz ediyorsunuz.

Türkiye’de adaletin eksikliklerinden bahsediyorsunuz. Doğrudur, katılıyorum. Türkiye’de ve bütün dünyada adaletle ilgili önemli sorunlar var.

Pekâlâ, siz bu adaletsizliği çözmek için kendi partiniz içerisinde adalet mekanizmasını uyguluyor musunuz?

Sizin partinizin içerisinde adalet mekanizması ne kadar çalışıyor?

İl ve ilçe teşkilatlarında, milletvekili seçimlerinde, belediye başkanı adaylarının belirlenmesinde istişare mekanizmasını kullanıyor musunuz?

Partinize üye olan insanların fikirlerini soruyor musunuz?

Onlarla gerçekten istişare ediyor ve alınan kararları bu istişarelerin sonucunda mı şekillendiriyorsunuz?

Dahası, partinizde farklı düşünce ve perspektiflere sahip insanlar olduğunda, bu kişiler bir basın açıklaması yaptığında veya farklı bir fikir beyan ettiğinde, onları derhâl yüksek disiplin kuruluna sevk edip, doğru dürüst dinlemeden ve sorgulamadan partiden ihraç ediyor musunuz?

Ediyorsunuz.

Bu durum, Türkiye’deki birçok siyasi parti için geçerli.

Pekâlâ, siz daha kendi partinizin içerisinde adaleti ve hukuku tesis edemezken, toplumdaki hangi haksızlıkları ve adaletsizlikleri gidereceksiniz?

Sizce toplum buna inanır mı?

Vatandaşın yüzde kaçı bu davranışlarınıza güven duyar?

Burada çok önemli bir nokta gözden kaçırılıyor.

Siyasi partiler, toplumu sosyal medya ve basın aracılığıyla yönlendirebileceklerini düşünüyorlar.

“Biz çok güçlüyüz.”

“Biz tek alternatifiz.”

Hayır, öyle değil.

Öyle olsaydı bugün Türkiye’de bu kadar çok siyasi parti kurulmazdı.

Eğer Türkiye’de çok sayıda siyasi parti kuruluyorsa, bunun üzerinde düşünmek gerekir.

Başarılı olup olmadıkları ayrı bir konudur. Bu, uzun ve teferruatlı bir tartışmadır.

Ancak Türkiye’de mevcut siyasi partiler varken her yıl yeni siyasi oluşumların ortaya çıkması, insanların yeni siyasi hareketler kurmak için mücadele etmesi, özellikle Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini gerektiriyor.

Çünkü kimse kolay kolay “Ben bir siyasi parti kurayım.” diyerek ortaya çıkmaz.

Bu işin ne kadar zor olduğu ortadadır.

Türkiye’nin 81 ilinde teşkilatlanacaksınız. Gerekli sayıda ilçe teşkilatı oluşturacaksınız. Kongrelerinizi yapacaksınız. Seçime girme yeterliliğini kazanacaksınız.

Bunu bilmeyen bir insan siyasi parti kurmaya çalışır mı?

Çalışmaz.

Eğer insanlar bütün bu zorlukları göze alarak yeni siyasi hareketler kurmaya çalışıyorsa, demek ki mevcut ve özellikle de önde görünen siyasi partiler konusunda toplumda önemli bir beklenti kaybı yaşanıyor.

İnsanlar yeni arayışlara yöneliyor.

Bunun başka bir sebebi daha var.

Artık Türkiye’de de dünyada da siyasi açıdan zihinsel bir dönüşüm yaşanıyor.

Özellikle Türkiye’de ciddi bir siyasal zihniyet dönüşümü var.

Bu dönüşümü bütün siyasi partilerde görüyoruz.

Fakat işin ilginç tarafı şu:

Siyasi partilerin kendileri bu değişimin farkında değil.

Tıpkı kendisinden milyonlarca kat büyük bir dişi, küçücük bir mikrobun zaman içerisinde kemirmesi gibi...

Diş, kendisini kemiren mikrobun oluşturduğu değişimin farkında değildir.

Siyasi partilerin yaşadığı dönüşüm de biraz buna benziyor.

Siz kendi içinizde meydana gelen değişimi, siyasi çizginizdeki zikzakları ve kuruluş felsefenizden uzaklaşmayı fark etmiyorsanız, topluma nasıl örnek olabilirsiniz?

Değişen Türkiye, Değişmeyen Siyaset

İlk çağlarda insanların en temel ihtiyaçları neydi?

Gıdaya ulaşmak ve barınmak.

Peki yıl 2026.

Türkiye’de de dünyada da insanların gıda ve barınma sorunları tamamen çözüldü mü?

Hayır, çözülmedi.

O hâlde şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor.

Artık eski Türkiye değil, yeni bir Türkiye var.

Bence toplumun önemli bir bölümü bu değişime hazır ve bunun farkında.

Fakat işin ilginç yanı, siyaseti yapan siyasi parti temsilcilerinin önemli bir bölümü buna hazır değil.

Daha da önemlisi, kendilerinin değiştiğinin farkında değiller.

Kuruluş felsefelerinden uzaklaşarak siyaset yapıyorlar.

Ama her açık oturumda, her toplantıda ve her basın açıklamasında kırmızı çizgilerinin olduğunu söylüyorlar.

Madem bu kadar kırmızı çizginiz var, neden toplum size yeterince teveccüh göstermiyor?

Neden toplumun taleplerine cevap veremiyorsunuz?

Siyasetçi Misiniz, Gazeteci mi?

Sürekli iktidarın eksikliklerini söylemek bir marifet değildir.

Neden marifet değildir?

Çünkü toplumun ihtiyaç duyduğu şeyleri ve yaşadığı sorunları herkes biliyor.

Ekonomik sıkıntılar varsa toplum bunu biliyor.

Eğitimle ilgili sorunlar varsa toplum bunun farkında.

Adaletle ilgili problemler varsa toplum bunları görüyor.

Bugün bir cep telefonuyla dünyanın bir ucunda olup bitenlerden anında haberdar olabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz.

Fakat bazı siyasetçiler hâlâ bunları topluma anlatmanın siyaset yapmak olduğunu düşünüyor.

Sanki bir gazeteci edasıyla siyasi partilerin genel başkanları ve genel başkan yardımcıları, topluma zaten bildiği sorunları anlatmaya çalışıyor.

Doğrusu buna şaşırıyorum.

Aklım almıyor.

Siz siyasi parti temsilcisi misiniz?

Genel başkan mısınız?

Genel başkan yardımcısı mısınız?

Yoksa haberci veya gazeteci misiniz?

Burada bir çelişki yok mu?

Siyasi parti temsilcilerinin artık şu gerçeğin farkına varması gerekiyor:

Siyaset, sorunları anlatma işi değil; sorunları çözme iddiasıdır.

Toplumun önüne çıkıyorsanız, yalnızca “Şu sorun var, bu sorun var.” demek yetmez.

“Ben bu sorunu nasıl çözeceğim?” sorusunun cevabını vermeniz gerekir.

Çok gülünç bir duruma düşüyorsunuz.

Umarım bunun farkına varırsınız.

Başınız Duvara Vurmadan Uyanın

Türkiye’de bilerek veya bilmeyerek büyük bir siyasal zihniyet dönüşümü yaşanıyor.

Siyasi partiler değişiyor.

Seçmen değişiyor.

Toplum değişiyor.

Siyasetin dili ve yöntemi değişiyor.

Ancak birçok siyasi parti, bu değişimin farkına varamıyor.

Belki de artık yapılması gereken, biraz durup kendimize bakmak.

“Biz nereden geldik?”

“Kuruluş felsefemiz neydi?”

“Bugün neredeyiz?”

“Toplum bizden ne istiyor?”

“Biz toplumun hangi ihtiyacına cevap veriyoruz?”

Bu soruların samimiyetle sorulması gerekiyor.

Çünkü siyaset, yalnızca başkasının eksikliklerini anlatmak değildir.

Siyaset, önce kendi eksikliklerini görebilme cesaretidir.

Bu nedenle siyasi partilere naçizane bir tavsiyede bulunmak istiyorum:

Yol yapmışken geri dönün.

Başınız dönmeden, başınızı duvara vurmadan uyanın.

Türkiye’de büyük bir siyasal zihniyet dönüşümü yaşanıyor.

Bunu bugün fark edemeyenler, yarın toplumun gerisinde kalabilir.

Artık eski seçmen yok.

Artık eski siyaset anlayışı da yok.

Yeni bir toplum, yeni bir seçmen ve yeni beklentiler var.

Siyaset de buna göre kendisini yenilemek zorunda.

Aksi hâlde söylemleriniz ne kadar güçlü olursa olsun, toplumdaki karşılığınız giderek zayıflayacaktır.

Çünkü vatandaş artık yalnızca ne söylediğinize bakmıyor.

Ne yaptığınıza bakıyor.

Siyasetin geleceğini de büyük ölçüde bu belirleyecek.

Bu haftaki yazımız da böyle olsun.

Herkese saygılar, sevgiler.

Orhan Çağatay

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve newsfindy.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.