,, ,
Güney Ferhat Batı
Köşe Yazarı
Güney Ferhat Batı
 

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Yeniden mi? Ankara Antlaşması’nın 60. Yılı Başlangıç Olur mu?

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri yarım yüzyıldan fazla olmakla beraber, gerisinde de 20’inci yüzyılı bırakarak, bir ülkenin uluslararası örgüte -AB’ye- üye olmak için bekletildiği rekor süreye ve sürekliliğe de sahiptir. Bundan dolayıdır ki, koskoca iki yüzyılı da içerisinde barındıran bir üyelik süreci olduğundan Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmesi birçok muammayı içerisinde barındırıyor. Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta gerçekleşen NATO zirvesinde İsveç’in üyeliği için Türkiye’nin öngördüğü şartlar içerisinde Türkiye-AB ilişkilerinin tekrardan canlanarak ivme kazanması, vize serbestîsi ve gümrük birliğinin modernizasyonu (güncelleme değil!) gibi maddeleri öne sürdü, haklı olarak da. Bunların neticesinde ve gelişmesinde Türkiye’de İsveç’in NATO üyeliğini destekleyeceğini ve TBMM tarafından onaylanacağına dair olumlu cevaplar verdi. Velâkin Türkiye-AB ilişkileri ise İsveç’in NATO üyeliği sürecine hiç benzememektedir, zira Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreci yolculuğu uzadıkça uzatıldı ve uzatılmaya devam ediyor da.       Türkiye-AB ilişkileri Ankara Antlaşmasının yürürlüğe girmesinin 60. yılında (12 Eylül 1963) yeniden bir başlangıç mıdır? Türkiye-AB ilişkileri 60. yılında olmasına rağmen öngörülmüş hedefler tam olarak gerçekleşememiştir. Bu süreç içerisinde hem Ankara Antlaşması hem de Katma Protokol hükümleri uygun olarak yürütülememiştir. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, esas olarak 1960’lı yıllarda Dünya ve Türkiye de yaşanan ekonomik, siyasi ve hukuki koşulların zamanla değişmesi, bununla bağlantılı olarak Türkiye-AB ilişkisinden doğmuş beklentilerde değişime evirilerek tezahür etmesi olarak vurgulanabilir. Türkiye-AB arasındaki ortaklık ilişkisi farklı başlık ve konularda hem kısmi hem de pasifize edilmiş bir şekilde yürütülmüştür. Bu durumda Türkiye özellikle 1996 yılında Gümrük Birliğine kabul edilerek, var olan ortaklık ilişkisinin düzenleyici alanı ve mali konulu alanların hayli bir gerisinde kalmıştır. Ortaklık ilişkisi çerçevesinde Türkiye’nin lehine olması gereken belli başlı konulardan olan işçilerin serbest dolaşması, mali yardımların yapılması ve benzeri gibi nice başlıklar ne yazık ki siyasi ve ekonomik nedenler ileri sürülerek AB tarafından gerçekleştirilmemiştir.   Türkiye-AB ilişkisinde her ne kadar tam üyelik gerçekleşmemiş olsa bile buna rağmen ‘Vizesiz Avrupa’nın hayata geçirilmesinin elzem olduğu belirtilebilir. Vize kolaylığının Türkiye-AB ilişkilerine pozitif anlamda bir ivme getireceği aşikârdır. Bunun birçok nedenleri olmakla birlikte, özellikle AB’nin mali ve teknik standardizasyon engelleri, Türk mallarının AB’nin iç pazar sistemine dâhil edilmesinin engelleri ve KOBİ sahiplerine uygulanan vize engelleri olarak sıralanabilir. Türkiye-AB ilişkilerinde Gümrük Birliğinin öncesi ve sonrasında da en büyük dış ticaret ortağı Kıta Avrupa’sı ülkeleri olarak öne çıkmaktadır. Türkiye açısından bakıldığında ekonomik olarak her ne kadar Avrupa önemli bir ticaret hacminin yapıldığı ortak gibi gözüküyorsa olsa da bu durum Türkiye’nin aleyhine önemli bir kayıptır. Özellikle, Türkiye’nin AB pazarına yapmış olduğu ihracatta katma değeri yüksek ürünlerde, tarımda ve hizmet sektöründe Gümrük Birliği dışında tutulması engel oluşturmaktadır.   Türkiye-AB ilişkileri son yıllarda Avrupa’da artma eğilimi gösteren ırkçı söylemler ve sağ-aşırı sağ ideolojilerin seçimlerden galip gelerek iktidar veya iktidar ortağı olması ile iktisat literatürü deyimiyle resesyon (durgunluk) noktasına gelmiştir. 2004 yılında Türkiye-AB arasında başlayan müzakereler döneminden, AB Parlamentosunun müzakerelerin durdurulması hatta tamamen kesilmesi yönünde çoğunluk kararı alması ile farklı bir boyut kazanmıştır. Bu karar ister istemez siyasetin doğasının bir seyri olarak birçok sonuç doğurmuştur. Bu seyir ise Türkiye-AB ilişkilerinin daha fazla gerilmesine ve siyasi liderlerin sert üsluplarına da sirayet etmiştir. Türkiye-AB ilişkileri ‘’Kıbrıs Rum Yönetiminin blokajı, Siyasi Blokajlar ve Adalet, Yargı, Demokrasi, İnsan Hakları Hukukun Üstünlüğü, Güvenlik, Savunma ve Dış Politika’’ gibi birçok başlıkta ilerleme sağlamamış ve sağlanamamıştır. Bu iki taraf açısından var olan yükümlülüklerinin yerine getirmemesi ve birbirlerini anlama zorluklarını da ortaya koymaktadır.   AB’nin tam olarak 60 yıl kapısında bekleyen Türkiye, AB tarafından iç ve dış dinamiklerini de görmezden gelmiştir. AB ikircikli tavrıyla Türkiye konusunda hiçbir zaman samimiyet testinden geçememiştir. Hâlbuki geçmişe bakıldığında Türkiye 1959’da Menderes Hükümeti döneminde (Avrupa Topluluğu) AT’ye başvurusunu yapmış ve 1963 yılında Ankara Antlaşması ile süreç başlamıştır. Bu tarihten günümüze kadar Türkiye’de nice hükümetler ve siyasi kişilikler gelip geçmiş ama tam üyelik konusunda bir sonuç elde edilememiştir. Oysa Türkiye’nin üyelik başvurusundan çok sonra üyelik başvurularını başlatmış ülkeler, hatta ‘Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ (SSCB) rejiminden kalan Doğu Avrupa ülkeleri bile tam üyelik kazanmış oldu. Günümüze bakıldığında ise AB genişleme süreci ‘Eski Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti’nin dağılmasından sonraki Batı Balkan ülkeleri olarak hedeflenmektedir. Uluslararası konjonktürde büyük bir değişiklik olmazsa ve Avrupa üzerinde doğudan veya güneyden çok büyük bir askeri güç tehdidi yaşanmaz ise Türkiye hiçbir zaman AB’ye tam üye olamayacaktır. Ancak, Türkiye-AB ilişkisi ‘’Derinleştirilmiş Gümrük Birliği’’ ve ‘’İmtiyazlı Ortak’’ olarak tezahür edilebilir.     Sonuç olarak, Türkiye-AB ilişkilerinde Ankara Antlaşmasının 60. yıldönümüne iki ay sonra gireceğiz, tam olarak 60 yıl dile kolay mı diyelim, zor mu diyelim? Türkiye’nin AB tarafından önemi bilinmedi değil aslında, bilindi. Ne var ki, AB sadece Türkiye’yi ihtiyacı olduğunda yanında görmek istedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tehdidine karşı Avrupa ülkelerine bir ileri karakol veyahut kalkan gibi görülen Türkiye, NATO tarafından vazgeçilmez ülke –onların deyimiyle müttefik- konumundaydı. Hakeza, bu vazgeçilmezlik Soğuk Savaş Dönemi sürecinde sürdü, Türkiye güvenlik ve savunma görevini sürdürürken ise AB’nin kuzey-güney ve orta-doğu genişlemesi  -jeopolitik- ilerleyerek üye ülke kazanımı devam etti ve birlik içerisine alınan ülke sayısı git gide çoğaldı. AB’nin birçok genişlemesi olmuştur, ancak 2004 yılında gerçekleşen AB genişlemesi AB’nin samimiyet testinden sınıfta kaldığını göstermektedir. Keza, sayısal olarak 2004 yılında en büyük genişlemesini gerçekleştiren AB, Doğu-Orta Avrupa ülkelerini birlik içerisine alırken, bu ülkelerin birçoğunun AB üyelik kriterlerinden uzak kalması bir yana hala bazılarının bu kriterleri yerine getirmediği de bir gerçektir.    Türkiye-AB ilişkileri sadece Türkiye’nin üzerine düşen ev ödevlerini yapmak veyahut yapmamak üzerine düşünülmemelidir. Keza, yukarıda bahsettiğim 2004 AB genişlemesinde tarihi bir hata/yanlış yapılarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi AB’ye tam üye yapılarak, ‘Kıbrıs Sorunu’ içinden çıkılmaz bir hale döndü. Velâkin Annan Planı çerçevesinde yapılan referandumda Kıbrıslı Türkler üzerine düşeni olumlu anlamda yapmasına rağmen, AB tek taraflı davrandı bu konuda da. Hal böyle iken Kıbrıs’ın garantörü olan Türkiye, AB ile ilişkilerinde ‘Kıbrıs Sorunu’ üzerinden de fazlasıyla bozulan ilişkiler, Doğu Akdeniz münhasır ekonomik bölge (meb) hidrokarbon yatakları arama-sondaj faaliyetleri ve Ege Adaları anlaşmazlığı da buna eklendiğinde ise Yunanistan-Rum Yönetimi tezleri karşısında Türkiye-AB ilişkileri tıkandı ve sürüncemede kaldı. Türkiye’nin geri kabul antlaşması çerçevesinde AB ile olan antlaşmadan tek taraflı çekilmesi de (lazım) en doğal hukuki hakkı olmakla beraber, göç(men) ve mülteci yükünü kaldıramayacak seviyeye geldiği de apaçık ortadadır.    
Ekleme Tarihi: 21 Temmuz 2023 - Cuma

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Yeniden mi? Ankara Antlaşması’nın 60. Yılı Başlangıç Olur mu?

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri yarım yüzyıldan fazla olmakla beraber, gerisinde de 20’inci yüzyılı bırakarak, bir ülkenin uluslararası örgüte -AB’ye- üye olmak için bekletildiği rekor süreye ve sürekliliğe de sahiptir. Bundan dolayıdır ki, koskoca iki yüzyılı da içerisinde barındıran bir üyelik süreci olduğundan Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmesi birçok muammayı içerisinde barındırıyor. Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta gerçekleşen NATO zirvesinde İsveç’in üyeliği için Türkiye’nin öngördüğü şartlar içerisinde Türkiye-AB ilişkilerinin tekrardan canlanarak ivme kazanması, vize serbestîsi ve gümrük birliğinin modernizasyonu (güncelleme değil!) gibi maddeleri öne sürdü, haklı olarak da. Bunların neticesinde ve gelişmesinde Türkiye’de İsveç’in NATO üyeliğini destekleyeceğini ve TBMM tarafından onaylanacağına dair olumlu cevaplar verdi. Velâkin Türkiye-AB ilişkileri ise İsveç’in NATO üyeliği sürecine hiç benzememektedir, zira Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreci yolculuğu uzadıkça uzatıldı ve uzatılmaya devam ediyor da.    

 

Türkiye-AB ilişkileri Ankara Antlaşmasının yürürlüğe girmesinin 60. yılında (12 Eylül 1963) yeniden bir başlangıç mıdır? Türkiye-AB ilişkileri 60. yılında olmasına rağmen öngörülmüş hedefler tam olarak gerçekleşememiştir. Bu süreç içerisinde hem Ankara Antlaşması hem de Katma Protokol hükümleri uygun olarak yürütülememiştir. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, esas olarak 1960’lı yıllarda Dünya ve Türkiye de yaşanan ekonomik, siyasi ve hukuki koşulların zamanla değişmesi, bununla bağlantılı olarak Türkiye-AB ilişkisinden doğmuş beklentilerde değişime evirilerek tezahür etmesi olarak vurgulanabilir. Türkiye-AB arasındaki ortaklık ilişkisi farklı başlık ve konularda hem kısmi hem de pasifize edilmiş bir şekilde yürütülmüştür. Bu durumda Türkiye özellikle 1996 yılında Gümrük Birliğine kabul edilerek, var olan ortaklık ilişkisinin düzenleyici alanı ve mali konulu alanların hayli bir gerisinde kalmıştır. Ortaklık ilişkisi çerçevesinde Türkiye’nin lehine olması gereken belli başlı konulardan olan işçilerin serbest dolaşması, mali yardımların yapılması ve benzeri gibi nice başlıklar ne yazık ki siyasi ve ekonomik nedenler ileri sürülerek AB tarafından gerçekleştirilmemiştir.

 

Türkiye-AB ilişkisinde her ne kadar tam üyelik gerçekleşmemiş olsa bile buna rağmen ‘Vizesiz Avrupa’nın hayata geçirilmesinin elzem olduğu belirtilebilir. Vize kolaylığının Türkiye-AB ilişkilerine pozitif anlamda bir ivme getireceği aşikârdır. Bunun birçok nedenleri olmakla birlikte, özellikle AB’nin mali ve teknik standardizasyon engelleri, Türk mallarının AB’nin iç pazar sistemine dâhil edilmesinin engelleri ve KOBİ sahiplerine uygulanan vize engelleri olarak sıralanabilir. Türkiye-AB ilişkilerinde Gümrük Birliğinin öncesi ve sonrasında da en büyük dış ticaret ortağı Kıta Avrupa’sı ülkeleri olarak öne çıkmaktadır. Türkiye açısından bakıldığında ekonomik olarak her ne kadar Avrupa önemli bir ticaret hacminin yapıldığı ortak gibi gözüküyorsa olsa da bu durum Türkiye’nin aleyhine önemli bir kayıptır. Özellikle, Türkiye’nin AB pazarına yapmış olduğu ihracatta katma değeri yüksek ürünlerde, tarımda ve hizmet sektöründe Gümrük Birliği dışında tutulması engel oluşturmaktadır.

 

Türkiye-AB ilişkileri son yıllarda Avrupa’da artma eğilimi gösteren ırkçı söylemler ve sağ-aşırı sağ ideolojilerin seçimlerden galip gelerek iktidar veya iktidar ortağı olması ile iktisat literatürü deyimiyle resesyon (durgunluk) noktasına gelmiştir. 2004 yılında Türkiye-AB arasında başlayan müzakereler döneminden, AB Parlamentosunun müzakerelerin durdurulması hatta tamamen kesilmesi yönünde çoğunluk kararı alması ile farklı bir boyut kazanmıştır. Bu karar ister istemez siyasetin doğasının bir seyri olarak birçok sonuç doğurmuştur. Bu seyir ise Türkiye-AB ilişkilerinin daha fazla gerilmesine ve siyasi liderlerin sert üsluplarına da sirayet etmiştir. Türkiye-AB ilişkileri ‘’Kıbrıs Rum Yönetiminin blokajı, Siyasi Blokajlar ve Adalet, Yargı, Demokrasi, İnsan Hakları Hukukun Üstünlüğü, Güvenlik, Savunma ve Dış Politika’’ gibi birçok başlıkta ilerleme sağlamamış ve sağlanamamıştır. Bu iki taraf açısından var olan yükümlülüklerinin yerine getirmemesi ve birbirlerini anlama zorluklarını da ortaya koymaktadır.

 

AB’nin tam olarak 60 yıl kapısında bekleyen Türkiye, AB tarafından iç ve dış dinamiklerini de görmezden gelmiştir. AB ikircikli tavrıyla Türkiye konusunda hiçbir zaman samimiyet testinden geçememiştir. Hâlbuki geçmişe bakıldığında Türkiye 1959’da Menderes Hükümeti döneminde (Avrupa Topluluğu) AT’ye başvurusunu yapmış ve 1963 yılında Ankara Antlaşması ile süreç başlamıştır. Bu tarihten günümüze kadar Türkiye’de nice hükümetler ve siyasi kişilikler gelip geçmiş ama tam üyelik konusunda bir sonuç elde edilememiştir. Oysa Türkiye’nin üyelik başvurusundan çok sonra üyelik başvurularını başlatmış ülkeler, hatta ‘Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ (SSCB) rejiminden kalan Doğu Avrupa ülkeleri bile tam üyelik kazanmış oldu. Günümüze bakıldığında ise AB genişleme süreci ‘Eski Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti’nin dağılmasından sonraki Batı Balkan ülkeleri olarak hedeflenmektedir. Uluslararası konjonktürde büyük bir değişiklik olmazsa ve Avrupa üzerinde doğudan veya güneyden çok büyük bir askeri güç tehdidi yaşanmaz ise Türkiye hiçbir zaman AB’ye tam üye olamayacaktır. Ancak, Türkiye-AB ilişkisi ‘’Derinleştirilmiş Gümrük Birliği’’ ve ‘’İmtiyazlı Ortak’’ olarak tezahür edilebilir.  

 

Sonuç olarak, Türkiye-AB ilişkilerinde Ankara Antlaşmasının 60. yıldönümüne iki ay sonra gireceğiz, tam olarak 60 yıl dile kolay mı diyelim, zor mu diyelim? Türkiye’nin AB tarafından önemi bilinmedi değil aslında, bilindi. Ne var ki, AB sadece Türkiye’yi ihtiyacı olduğunda yanında görmek istedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tehdidine karşı Avrupa ülkelerine bir ileri karakol veyahut kalkan gibi görülen Türkiye, NATO tarafından vazgeçilmez ülke –onların deyimiyle müttefik- konumundaydı. Hakeza, bu vazgeçilmezlik Soğuk Savaş Dönemi sürecinde sürdü, Türkiye güvenlik ve savunma görevini sürdürürken ise AB’nin kuzey-güney ve orta-doğu genişlemesi  -jeopolitik- ilerleyerek üye ülke kazanımı devam etti ve birlik içerisine alınan ülke sayısı git gide çoğaldı. AB’nin birçok genişlemesi olmuştur, ancak 2004 yılında gerçekleşen AB genişlemesi AB’nin samimiyet testinden sınıfta kaldığını göstermektedir. Keza, sayısal olarak 2004 yılında en büyük genişlemesini gerçekleştiren AB, Doğu-Orta Avrupa ülkelerini birlik içerisine alırken, bu ülkelerin birçoğunun AB üyelik kriterlerinden uzak kalması bir yana hala bazılarının bu kriterleri yerine getirmediği de bir gerçektir. 

 

Türkiye-AB ilişkileri sadece Türkiye’nin üzerine düşen ev ödevlerini yapmak veyahut yapmamak üzerine düşünülmemelidir. Keza, yukarıda bahsettiğim 2004 AB genişlemesinde tarihi bir hata/yanlış yapılarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi AB’ye tam üye yapılarak, ‘Kıbrıs Sorunu’ içinden çıkılmaz bir hale döndü. Velâkin Annan Planı çerçevesinde yapılan referandumda Kıbrıslı Türkler üzerine düşeni olumlu anlamda yapmasına rağmen, AB tek taraflı davrandı bu konuda da. Hal böyle iken Kıbrıs’ın garantörü olan Türkiye, AB ile ilişkilerinde ‘Kıbrıs Sorunu’ üzerinden de fazlasıyla bozulan ilişkiler, Doğu Akdeniz münhasır ekonomik bölge (meb) hidrokarbon yatakları arama-sondaj faaliyetleri ve Ege Adaları anlaşmazlığı da buna eklendiğinde ise Yunanistan-Rum Yönetimi tezleri karşısında Türkiye-AB ilişkileri tıkandı ve sürüncemede kaldı. Türkiye’nin geri kabul antlaşması çerçevesinde AB ile olan antlaşmadan tek taraflı çekilmesi de (lazım) en doğal hukuki hakkı olmakla beraber, göç(men) ve mülteci yükünü kaldıramayacak seviyeye geldiği de apaçık ortadadır.    

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve newsfindy.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.