Hayatta bazı gerçekler vardır; insan kabul etmek istemez ama pantolon düğmesi acımasızdır. Ne duygudan anlar ne de “Ben aslında ödemliyim” savunmasını kabul eder.
“Canım ne isterse yerim, sonra da istediğimi giyerim.”
Yok öyle bir dünya! O dünya varsa da girişinde salata ikram ediyorlardır.
Elbette istediğini yiyebilirsin. Pizza senin, tatlı senin, gece yarısı buzdolabının önünde yapılan o gizli ve duygusal görüşmeler de tamamen senin özel hayatın. Zaten insan gece buzdolabını açınca yemek aramıyor; hayatında eksik olan sevgiyi kaşarla tamamlamaya çalışıyor.
Ama ertesi sabah gardırobun karşısına geçtiğinde demokrasi sona erer. Yönetimi pantolon düğmesi ele geçirir.
Çünkü kıyafetlerin hafızası kuvvetlidir.
O pantolon geçen yaz seni tanıyordu. Şimdi düğmesi seni görünce “Pardon, çıkaramadım” diyor. Fermuar desen yarı yolda işi bırakıyor. Bluz yukarıdan oluyor, aşağıdan kişisel sınırlarını koruyor.
İşte spor tam bu noktada hayatımıza giriyor.
İnsanların büyük bölümü “sağlıklı yaşam” deyince çok asil konuşuyor:
“Kalp sağlığı…”
“Kas gücü…”
“Dayanıklılık…”
“Kaliteli bir yaşam…”
Ben size gerçeği söyleyeyim: Bir kısmımız spor salonuna uzun yaşamak için değil, eski elbiseye yeniden sığabilmek için gidiyoruz. Kalp sağlığı ikinci planda; asıl hedef fermuar sağlığı.
Koşu bandında üçüncü dakikada insanın aklından sağlık falan geçmiyor zaten:
“Bu elbise bana olacak.”
Beşinci dakika:
“O siyah pantolonu da kapatacağım.”
Onuncu dakika:
“Allah’ım, ben bütün bunları ne zaman yedim?”
On beşinci dakika:
“Acaba pantolonu terzi mi daralttı?”
Yirminci dakika:
“Ben böyle de güzelim.”
Sporun en zor tarafı hareket etmek değil, spor yaptıktan sonra çalışan ödüllendirme sistemidir.
Bir saat yürüyorsun, saat sana:
“420 kalori yaktınız.”
diyor.
İçinden hemen mali müşavir çıkıyor:
“420 kalori yaktıysam küçük bir tatlı hakkım doğdu.”
Tatlı geliyor.
Yanına kahve geliyor.
Kahvenin yanına “ağzımız tatlansın” diye bir şeycik geliyor.
Sonra eve gidince “Bugün çok yoruldum” denilip yemek söyleniyor.
Spor salonunda yaktığın kaloriler de kapıda bekleyip topluca vücuda geri dönüyor:
“Bizi özledin mi?”
Asıl sorun şu: Biz bazen sporu yemek yemek için ruhsat gibi kullanıyoruz.
“Bugün spor yaptım.”
Ne yaptın?
“Yirmi dakika yürüdüm.”
Sonra?
“Hamburger yedim.”
Niye?
“Spor yaptım ya.”
Bu mantıkla bankaya 100 lira yatırıp çıkışta 500 lira çekiyorsun, sonra da “Ama yatırım yaptım” diyorsun. Banka batıyor, suç metabolizmanın oluyor.
Bir de spor kıyafeti meselesi var.
Eskiden insanlar spor yapmak için eşofman alırdı. Şimdi bazen eşofmanı giymek başlı başına spor sayılıyor.
Tayt giyiliyor.
Spor ayakkabı bağlanıyor.
Akıllı saat takılıyor.
Su şişesi ele alınıyor.
Aynanın karşısında doğru açı bulunuyor.
Fotoğraf çekiliyor.
Konum: Spor salonu.
Egzersiz süresi: 11 dakika.
Fotoğraf çekim süresi: 38 dakika.
Hikâye düzenleme süresi: 24 dakika.
Yakılan kalori: 70.
Sonrasında içilen karamelli kahve: 480 kalori.
Ama olsun; en azından telefonun şarjı yoruldu.
Sonuçta spor yalnızca bedenle değil, insanın kendisiyle yaptığı bitmek bilmeyen bir pazarlıktır.
Bir tarafın der ki:
“Bu akşam yürüyüş yap.”
Diğer tarafın cevap verir:
“Yarın kesin başlarız.”
İçindeki üçüncü kişi de araya girer:
“Bu akşam son kez yiyelim, yarın boş mideyle başlarız.”
Ve hepimizin hayatında o meşhur “yarın” vardır.
Pazartesi başlanan diyetler…
Salı bozulan kararlar…
Çarşamba yeniden verilen sözler…
Perşembe “Zaten hafta bitti” rahatlığı…
Cuma günü de:
“Hafta sonu bitsin, pazartesi tertemiz başlarım.”
İnsan ömrünün önemli bir kısmı pazartesiyi beklemekle geçiyor. Pazartesi de bizi görünce yolunu değiştiriyor.
O yüzden mesele kusursuz olmak değil.
İstediğini ye. Bazen tatlını da ye, pizzanı da. Hayat yalnızca brokoliyle geçirilecek kadar uzun değil. Ama sonra gardırobun önünde:
“Bu kıyafetler niye küçülmüş?”
diye tekstil sektörünü suçlama.
Çünkü kıyafet küçülmedi.
Çamaşır makinesi de masum.
Terzi zaten seni tanımıyor.
Gerçeği hepimiz biliyoruz:
İstediğini yiyen, istediğini giyemez.
En azından pantolon düğmesiyle barış anlaşması imzalanana kadar...
