,, ,

LGBT Meselesini Kişiler Üzerinden Değil, Nesil Üzerinden Konuşmak

Gündem 10.02.2026 - 22:26, Güncelleme: 10.02.2026 - 22:26 274 kez okundu.
 

LGBT Meselesini Kişiler Üzerinden Değil, Nesil Üzerinden Konuşmak

News Findy Haber Ajansı Genel Koordinatörü Seher Uyar, LGBT söyleminin bireysel hak tartışmasının ötesine geçerek aile, eğitim ve neslin geleceğini hedef alan ideolojik bir dönüşüme dönüştüğünü vurgulayarak, meselenin toplum ve nesil perspektifiyle ele alınması gerektiğini ifade etti
News Findy Haber Ajansı Genel Koordinatörü Seher Uyar , LGBT tartışmalarının bireysel tercihler ekseninde değil, neslin korunması, aile yapısı ve toplumsal devamlılık çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurguladı. Uyar, İslamî perspektiften meseleyi çok boyutlu ele alarak, insan onuru ile neslin korunması arasındaki dengeye dikkat çekti. Cinsiyet yönelimi tartışmaları bugün ya mutlak bir normalleştirme ya da sert bir dışlama diliyle yürütülüyor. Oysa bu iki uç da meseleyi çözmüyor; aksine derinleştiriyor. İslamî bakış açısı ise insanı tek boyutlu ele almaz. Fıtratı, ahlâkı, toplumu ve neslin devamını birlikte düşünür. LGBT kavramı, genel olarak lezbiyen, gey, biseksüel ve trans yönelimleri ifade eden bir şemsiye tanım olarak kullanılmaktadır. Ancak günümüzde bu kavram, yalnızca bireysel yönelimleri tanımlayan bir ifade olmaktan çıkmış; aile, cinsiyet, evlilik ve çocuk anlayışını dönüştürmeyi hedefleyen ideolojik ve kültürel bir hareket niteliği de kazanmıştır. Tartışmaların sertleşmesinin temel nedeni de tam olarak bu dönüşümdür. İslam’da insan, fıtrat üzere yaratılmıştır. Bu fıtrat, kadın ve erkeğin tamamlayıcılığına, aile kurumuna ve neslin devamına dayanır. Bu sebeple eşcinsel davranışlar klasik fıkıh literatüründe fıtrata aykırı kabul edilmiştir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken temel bir ilke vardır: Davranış reddedilir, insan reddedilmez. İslam, günah ile günahkârı ayırır; insan onurunu zedeleyen her türlü aşağılama, dışlama ve zulmü de haram sayar. Son yıllarda sıkça dile getirilen “doğuştan yönelim” iddiası ise tartışmasız bir hakikat gibi sunulmaktadır. Oysa bu iddia bilimsel karşılığı yoktur. Psikoloji ve sosyoloji alanlarında yapılan birçok çalışmada; çocukluk döneminde yaşanan travmalar, istismarlar, kimlik karmaşası, sağlıksız aile yapıları ve rol çatışmalarının bazı bireylerde yönelim karmaşasını tetikleyebildiği ifade edilmektedir. Elbette her bireyin hikâyesi farklıdır; ancak meselenin yalnızca “değişmez ve doğuştan” bir anlatıyla açıklanması da hem ilmî hem insânî açıdan kabul edilebilir değildir. İslam düşüncesi, insan davranışlarını sadece bireysel “tercih” kavramıyla ele almaz; çevreyi, eğitimi, kültürü ve toplumsal etkiyi dikkate alır. Bu nedenle çözümü de mutlak normalleştirmede değil; ıslah, korunma ve tedavide arar. İstisnai bazı tıbbi durumlar, biyolojik belirsizlikler ve yanlış cinsiyet atamaları gibi fıkıhta ayrıca değerlendirilmiş, bu hâllerde tıbbî müdahaleler caiz görülmüştür. Ancak bu istisnalar, yaygın yönelim tartışmalarının gerekçesi hâline getirilemez. Meselenin en kritik boyutlarından biri de neslin korunmasıdır. İslam hukukunun temel amaçlarından biri olan hıfz-ı nesl, aileyi ve toplumsal devamlılığı merkeze alır. Ailenin zayıflatıldığı, anne–baba kavramlarının muğlaklaştırıldığı, çocuksuzluğun ya da aile dışı modellerin idealize edildiği toplumlarda demografik yapı bozulmakta; yalnızlaşma, aidiyet kaybı ve nüfus krizi derinleşmektedir. Bugün birçok Batı ülkesinde yaşanan nüfus daralması ve sosyal çözülme bu sürecin somut sonuçlarıdır. Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir gerçek daha vardır: LGBT söylemi, bugün birçok ülkede yalnızca bireysel haklar çerçevesinde kendiliğinden gelişen bir toplumsal olgu değildir. Uluslararası ölçekte faaliyet gösteren bazı vakıflar, fon kuruluşları, medya ağları ve sözde sivil toplum yapıları tarafından bilinçli, sistematik ve yüksek bütçelerle desteklenen ideolojik bir yayılma sürecinin parçasıdır. Bu destek, çoğu zaman insan hakları ve özgürlük diliyle sunulsa da hedef aldığı alanlar dikkat çekicidir: aile yapısı, cinsiyet rolleri, eğitim müfredatları ve çocuklara yönelik kültürel içerikler. Özellikle eğitim, sanat, dijital platformlar ve popüler kültür üzerinden yürütülen bu süreçte, tartışmalı yönelimler yalnızca görünür kılınmakla kalmamakta; normal, hatta ideal bir yaşam biçimi olarak sunulmaktadır. Buna karşılık aile, evlilik ve ebeveynlik gibi toplumsal sütunlar geri, baskıcı veya çağ dışı kavramlar gibi resmedilmektedir. Bu durum, meselenin salt “hak arayışı” olmadığını; toplum mühendisliğine varan bir zihniyet dönüşümünün hedeflendiğini açıkça göstermektedir. Bu tür ideolojik yönlendirmelerin uzun vadede doğurduğu sonuçlar ise nettir: aile bağlarının zayıflaması, çocukların kimlik gelişiminde kafa karışıklığı, toplumsal aidiyetin çözülmesi ve nihayetinde demografik kırılganlık. İslam’ın “neslin korunması” ilkesini merkeze almasının sebebi de tam olarak budur. Çünkü nesli zayıflayan toplumlar, yalnızca nüfus kaybetmez; aynı zamanda dirençlerini, kültürel sürekliliklerini ve ahlâkî omurgalarını da kaybederler. Bu sebeple mesele, bireyleri damgalamak ya da ötekileştirmek değildir. Asıl mesele, yönelimi tetikleyen toplumsal ve psikolojik sorunlarla yüzleşmek, istismar, şiddet ve ahlâkî yozlaşmayla kararlı biçimde mücadele etmektir. Islah; insanı dışlayarak değil, saygınlığını koruyarak, onararak ve koruyucu tedbirler geliştirerek mümkündür. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; bağıran sloganlar değil, fıtratı koruyan bir ahlâk, insana dokunan bir merhamet ve neslin geleceğini önceleyen sahici bir sorumluluk bilincidir.
News Findy Haber Ajansı Genel Koordinatörü Seher Uyar, LGBT söyleminin bireysel hak tartışmasının ötesine geçerek aile, eğitim ve neslin geleceğini hedef alan ideolojik bir dönüşüme dönüştüğünü vurgulayarak, meselenin toplum ve nesil perspektifiyle ele alınması gerektiğini ifade etti

News Findy Haber Ajansı Genel Koordinatörü Seher Uyar , LGBT tartışmalarının bireysel tercihler ekseninde değil, neslin korunması, aile yapısı ve toplumsal devamlılık çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurguladı. Uyar, İslamî perspektiften meseleyi çok boyutlu ele alarak, insan onuru ile neslin korunması arasındaki dengeye dikkat çekti.

Cinsiyet yönelimi tartışmaları bugün ya mutlak bir normalleştirme ya da sert bir dışlama diliyle yürütülüyor. Oysa bu iki uç da meseleyi çözmüyor; aksine derinleştiriyor. İslamî bakış açısı ise insanı tek boyutlu ele almaz. Fıtratı, ahlâkı, toplumu ve neslin devamını birlikte düşünür.

LGBT kavramı, genel olarak lezbiyen, gey, biseksüel ve trans yönelimleri ifade eden bir şemsiye tanım olarak kullanılmaktadır. Ancak günümüzde bu kavram, yalnızca bireysel yönelimleri tanımlayan bir ifade olmaktan çıkmış; aile, cinsiyet, evlilik ve çocuk anlayışını dönüştürmeyi hedefleyen ideolojik ve kültürel bir hareket niteliği de kazanmıştır. Tartışmaların sertleşmesinin temel nedeni de tam olarak bu dönüşümdür.

İslam’da insan, fıtrat üzere yaratılmıştır. Bu fıtrat, kadın ve erkeğin tamamlayıcılığına, aile kurumuna ve neslin devamına dayanır. Bu sebeple eşcinsel davranışlar klasik fıkıh literatüründe fıtrata aykırı kabul edilmiştir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken temel bir ilke vardır: Davranış reddedilir, insan reddedilmez. İslam, günah ile günahkârı ayırır; insan onurunu zedeleyen her türlü aşağılama, dışlama ve zulmü de haram sayar.

Son yıllarda sıkça dile getirilen “doğuştan yönelim” iddiası ise tartışmasız bir hakikat gibi sunulmaktadır. Oysa bu iddia bilimsel karşılığı yoktur. Psikoloji ve sosyoloji alanlarında yapılan birçok çalışmada; çocukluk döneminde yaşanan travmalar, istismarlar, kimlik karmaşası, sağlıksız aile yapıları ve rol çatışmalarının bazı bireylerde yönelim karmaşasını tetikleyebildiği ifade edilmektedir. Elbette her bireyin hikâyesi farklıdır; ancak meselenin yalnızca “değişmez ve doğuştan” bir anlatıyla açıklanması da hem ilmî hem insânî açıdan kabul edilebilir değildir.

İslam düşüncesi, insan davranışlarını sadece bireysel “tercih” kavramıyla ele almaz; çevreyi, eğitimi, kültürü ve toplumsal etkiyi dikkate alır. Bu nedenle çözümü de mutlak normalleştirmede değil; ıslah, korunma ve tedavide arar. İstisnai bazı tıbbi durumlar, biyolojik belirsizlikler ve yanlış cinsiyet atamaları gibi fıkıhta ayrıca değerlendirilmiş, bu hâllerde tıbbî müdahaleler caiz görülmüştür. Ancak bu istisnalar, yaygın yönelim tartışmalarının gerekçesi hâline getirilemez.

Meselenin en kritik boyutlarından biri de neslin korunmasıdır. İslam hukukunun temel amaçlarından biri olan hıfz-ı nesl, aileyi ve toplumsal devamlılığı merkeze alır. Ailenin zayıflatıldığı, anne–baba kavramlarının muğlaklaştırıldığı, çocuksuzluğun ya da aile dışı modellerin idealize edildiği toplumlarda demografik yapı bozulmakta; yalnızlaşma, aidiyet kaybı ve nüfus krizi derinleşmektedir. Bugün birçok Batı ülkesinde yaşanan nüfus daralması ve sosyal çözülme bu sürecin somut sonuçlarıdır.

Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir gerçek daha vardır: LGBT söylemi, bugün birçok ülkede yalnızca bireysel haklar çerçevesinde kendiliğinden gelişen bir toplumsal olgu değildir. Uluslararası ölçekte faaliyet gösteren bazı vakıflar, fon kuruluşları, medya ağları ve sözde sivil toplum yapıları tarafından bilinçli, sistematik ve yüksek bütçelerle desteklenen ideolojik bir yayılma sürecinin parçasıdır. Bu destek, çoğu zaman insan hakları ve özgürlük diliyle sunulsa da hedef aldığı alanlar dikkat çekicidir: aile yapısı, cinsiyet rolleri, eğitim müfredatları ve çocuklara yönelik kültürel içerikler.

Özellikle eğitim, sanat, dijital platformlar ve popüler kültür üzerinden yürütülen bu süreçte, tartışmalı yönelimler yalnızca görünür kılınmakla kalmamakta; normal, hatta ideal bir yaşam biçimi olarak sunulmaktadır. Buna karşılık aile, evlilik ve ebeveynlik gibi toplumsal sütunlar geri, baskıcı veya çağ dışı kavramlar gibi resmedilmektedir. Bu durum, meselenin salt “hak arayışı” olmadığını; toplum mühendisliğine varan bir zihniyet dönüşümünün hedeflendiğini açıkça göstermektedir.

Bu tür ideolojik yönlendirmelerin uzun vadede doğurduğu sonuçlar ise nettir: aile bağlarının zayıflaması, çocukların kimlik gelişiminde kafa karışıklığı, toplumsal aidiyetin çözülmesi ve nihayetinde demografik kırılganlık. İslam’ın “neslin korunması” ilkesini merkeze almasının sebebi de tam olarak budur. Çünkü nesli zayıflayan toplumlar, yalnızca nüfus kaybetmez; aynı zamanda dirençlerini, kültürel sürekliliklerini ve ahlâkî omurgalarını da kaybederler.

Bu sebeple mesele, bireyleri damgalamak ya da ötekileştirmek değildir. Asıl mesele, yönelimi tetikleyen toplumsal ve psikolojik sorunlarla yüzleşmek, istismar, şiddet ve ahlâkî yozlaşmayla kararlı biçimde mücadele etmektir. Islah; insanı dışlayarak değil, saygınlığını koruyarak, onararak ve koruyucu tedbirler geliştirerek mümkündür.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; bağıran sloganlar değil, fıtratı koruyan bir ahlâk, insana dokunan bir merhamet ve neslin geleceğini önceleyen sahici bir sorumluluk bilincidir.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve newsfindy.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.